© www.kukrer.net 2012
1920’lerde eski dünyada Avrupalı olmayan ve bağımsız kalabilmiş sadece dört ülke bulunuyordu. Ama Türkiye dışında kalan Çin,
Etiyopya, İran’da zamanla istilaya uğradı. Mussolini’nin bir demeci bu ortamda Türkiye’de tedirginlik yaratmıştır. Bunun üzerine
Mussolini, Türk büyükelçisine şu mesajı vermek gereğini duydu:
“Türkiye bu kapsam dışındadır. Çünkü bir Avrupa ülkesidir.”
60 yıl öncesinin Türkiye’si faşist İtalyan diktatörünün bile bu düzeltmeyi yapmak gereği duyduğu koşullarda, acaba niçin bugünkünden
daha Avrupalı sayılıyordu?
Atatürk’ün başlattığı, toplumu ve siyasal yaşamı demokratikleştirme sürecinin önemli bir aşamsını tamamlayarak tek partili döneme
son veren İsmet İnönü, daha ileriki yıllarda şöyle demişti:
“Atatürk’ü devlet idaresinde istiklalci,cumhuriyetci ve demokratik rejimci olarak tarif etmek lazımdır. Eğer sağlığı müsade etseydi,
belki de İkinci Dünya Savaşı’ndan önce bile, gene bizzat Atatürk, eserini tamamlayacaktı.”
(bkz. Ahmet Taner Kışlalı, Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, syf. 26-36,İmge Kitabevi,8. Baskı,2007)
Kemalizm ve Laiklik
Mustafa Kemal’in ideolojik görüşler karşısındaki hoşgörülü yaklaşımının tek istisnası laikliktir. Laiklik din ile devlet işlerinin ayrılması,
akla ve bilime dayanmasıdır. Aklın iman karşısında özgürleştirilmesidir. Laik toplum düzeni bütün din ve inanç sahibi insanların,
eşit koşullarda aynı kurallara uymak zorunda oldukları, hiç kimseye dinsel ayrıcalık ve üstünlük tanımayan toplum düzenidir.
Laikliği tarih sahnesine getiren nedenler şunlardır:
1) Değişen koşulların yarattığı sorunlara, akla ve bilime uygun çözümler getirebilmek.
2) Farklı inançtan olan toplum kesimlerinin bir arada ve barış içide yaşayabilmelerini sağlamak.
Dünya nüfusunun beşte birini olşturan müslümanların dünyadaki bilimsel ve teknolojik gelişmeye katkısı küçük İsrail toplumunun
sadece yüzde 4’ü kadardır.
Atatürk’ün, Kamalizmin altı ilkesi içinde niçin en çok laiklik konusuna duyarlı olduğunu anlamak zor değildir. Laiklik, devletçilik
dışında diğer bütün ilkelerin ön koşuludur. Demokrasinin ön koşuludur çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşünce özgürlüğü olamaz.
Milliyetçiliğin ön koşuludur, laiklik olmadığı yerde önem taşıyan öğe ulus değil ümmettir. Devrimciliğin ön koşuludur, laikliği kabul
etmeyen toplumlar bilimin ve çağın gerisinde kalan kurumları değiştiremezler. Halkçılığın ön koşuludur çünkü laik olmayan devletlerde
halkın istekleri değil seçkinlerin düşünceleri önemlidir.
Emevi ve Abbasilerde halifelik bir dinsel iktidar olarak kullanılmıyor daha çok siyasal iktidara meşruluk kazandıran bir ünvan niteliği
taşıyordu. Tüm müslümanların üzerinde bir dinsel iktidar olduğu savı geçersizdi. Zira 13. yüzyılda Bağdat’ta, Endülüs’te ve Mısır’da
üç ayrı halife bulunuyordu.