© www.kukrer.net 2012
Geri kalmış toplumlarda görülen devrimler ise, koşulları -yukarıdaki anlamda- oluşmamış devrimlerdir. Amaç, belirli tarihsel koşulları
değerlendirerek, bu toplumların evri,mini hızlandırmak, bazı evreleri atlamaktır.
Gelişmiş ülkelerdeki, devrimciler, koşulların gereğini yerine getirmek ve gereksinimlerin doğurduğu devrimci ideolojiyi izlemekle
yetinmek durumundadırlar. Oysa geri kalmış ülkelerin devrimcileri, toplumun henüz ulaşmadığı bir aşamaya göre, kitlelerin henüz
gereksinmesini duymadıkları kurumlar oluşturmak; böylece gelişmiş ülkelerle aralarındaki açığı bir ölçüde olsun kapatmak zorundadır-
lar. Kendilerinden çok önce o aşamaya ulaşmış olan toplumların deneyimlerinden ders alma gibi bir olanakları vardır. Ama o devrimin
doğal taşıyıcısı, itici gücü olan toplumsal sınıfın bulunmaması nedeniyle de, işleri çok daha zordur.
Evrim sonucu oluşan devrimlerde, devrim “yeni insan”ın ürünüdür. Geri kalmışlarda ise, devrimin kendisi “yeni insan”ı yaratmak
zorundadır. Öncelikle bir kültür devrimi, olmak zorundadır.
Ancak eski düzenin savunucu olan güçlerin -tarihsel nedenlerle- zayıflamış oldukları bir andan yararlanarak iktidara gelebilirler.
Yani devrim, devrimci gücün gücünden çok, eski düzeni ayakta tutan güçlerin zor durumda bulunmasından yararlanılarak gerçekleşir.
Temel devrimci gücün yokluğu ya da zayıflığı ise, ideolojiye büyük ağırlık verilerek ve ideoloji etrafında iyi örgütlenmiş “bilinçli” bir
çekirdek oluştuırularak dengelenmeye çalışılır.
Gabriel Almond şöyle diyor : “Batı’nın devlet adamları, aşağıdaki şeyleri gerçekleştirmek için yeterince zamana sahiptiler:
1) Önce bir ulus oluşturmak; 2) arkasından, bir hükümet otoritesi ve yasaya saygı alışkanlığı yaratmak; 3)daha sonra, seçimlerin,
siyasal partilerin, çıkar gruplarının ve iletişim araçlarının gelişmesiyle uyrukları yurttaş haline getirmek; 4) sonunda da, refah
isteklerini karşılamak...” Oysa geri kalmış ülke devrimcileri, bu sorunların tümüyle birden karşı karşıyadır. Çünkü yüzyıllar sürecek
bir evrimi beklemeye zamanları ve tahammülleri yoktur.
Toplumdaki güçler dengesinin değişmesine karşın, eski güçler dengesinde ağır basan güçlerin çıkarlarına ve dünya görüşlerine
göre biçimlenmiş olan kuumların değişmemekte direnmesi, devrimin nesnel (objektif) koşulunu oluşturur. Var olan düzeni eleştiren
ve yeni bir düzenin ilkelerini içeren ideoloji ise, devrimin öznel (subjektif) koşulu sayılır. Devrimi bilinçsiz bir ayaklanmadan, kızgınlık
birikimlerinin kırıp dökmeye dönüşmesinden ayıran ana özellik, sahip olunan devrimci bilinç, yani bilinç öğesidir.
Evrim sonucu doğan devrimlerde, ideoloji evrime koşut olarak doğar, devrimci eylem içinde gelişir. Böyle bir devrimde ideolojinin
ağırlığı, nesnel koşulların çok gerisinde kalır. Oysa geri kalmış ülkelerde nesnel koşullar henüz oluşmamış olduğu için, ideolojinin
önemi artar. İdeoloji, devrimi olanaklı kılan ortamdaki eksikliği giderme, boşlupu doldurma işlevi üstlenir.
Buradaki ideoloji, yine devrimci eylem içinde bazı değişikliklere uğramakla birlikte, devrim öncesinde en azından genel çerçevesiyle
vardır. Ve çoğunlukla da, ana çizgileriyle gelişmiş ülkelerden aktarılmıştır. Amaç zaten o ülklelerin düzeyine daha hızlı bir biçimde
ulaşmak olduğu için, bunu doğal karşılamak gerekir.
Her devrim, belirli toplumsal güçlere dayanarak gerçekleşir. O güçlerin yeterince gelişmediği ortamlarda ise, devrimci ideolojinin
kendisi yarattığı bilinç ve kitleler üzerindeki etkisiyle devrimci bir güç oluşturabilir. Bir ayaklanmanın, bir hükümet darbesinin, bir
bağımsızlık savaşının, tarihi hızlandırmak amacındaki bir devrime dönüşmesinde, devrimci ideolojinin etkisi büyüktür. Ama
ideolojinin devrimdeki ağırlığının artması ölçüsünde, dogmatikleşme tehlikesi de artar. Çünkü sözkonu olan ideoloji bir anlamda,
varolması istenilen , ama henüz varolmayan koşulların ürünüdür. Somut gerçekliği henüz yoktur.