© www.kukrer.net 2012
Öyleyse varolmayan bir sınıf çatışması ve ayrıcalıklı toplum kesimleri yaratılmamalıydı. (Kemalizmin çoğulcu demokratik toplum
özlemi, zaten başka türden bir eğilimin içinde barınmasına olanak vermeyecek kadar açıktır.)
Ekonomik büyümeyi sağlamak için toplumdaki tüm olanaklar değerlendirilmeye çalışılırken, giderek ekonomik güce sahip
ayrıcalıklı bir kesimin doğmuş olması, Kemalizmin Suna Kili’nin vurgulamaya özen gösterdiği bir temel özelliğinin gözden kaçma-
sına neden olmamalıdır:
“Atatükçülük, herhangi bir sınıfın egemenliğini reddeden, ılımlı toplumculuğu öngören, her türlü sömürüye karşı bir dünya
görüşüdür. Atatürkçü halkçılık, yönetimde, siyasada, kalkınmada, gelirlerin dağılımında, devlet ve ulus olanaklarının kullanılma-
sında halk yararının gözetilmesini amaçlar.”
(bkz. Ahmet Taner Kışlalı, Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, syf. 49-53,İmge Kitabevi,8. Baskı,2007)
Kemalizm ve Devletçilik
Ekonomik anlamda devletçilik, liberalizmin karşıtıdır. Hem devletin ekonomik yaşama müdahale etmesini ve denetlemesini
hem denetlemesini hem de -gereken durumlarda- devletin ekonomik yaşamda bizzat girişimci olarak yer almasını öngörür.
Komünist rejimlerdeki kolektivist ekonomilerden farkı, bütün üretim araçlarının devletin elinde bulunması gibi bir temel ilkesinin
olmamasıdır.
Kemalizmin diğer ilkeleri gibi devletçilik de, 1920’lerin Anadolusundaki koşulların ürünüdür. Altyapısı ve sanayisi neredeyse
yok düzeyinde olan bir ülke söz konusudur. Yoksul, yüzyıllardır ihmal edilmiş olan bir halk, nasıl kalkınacakve hak ettiği çağdaş
yaşam düzeyine ulaşacaktır?
Çağdaş uygarlığı temsil eden Batı, uzun ve ızdıraplı bir yoldan geçerek o noktaya ulaşmıştı. Batılı ülkeler zenginleşir ve
gelişirken sadece geri kalmış ülkeleri sömürmemişler, aynı zamanda kendi halklarını -insancıl olmayan koşullarda- kuşaklar boyu
çalıştırmışlardı. Kapitalist gelişmenin temelindeki sermaye birikimi, kan ve gözyaşı oluşmuştu.
Türkiye’nin ise, zaten kendisi geri kalmış bir ülkeydi. Ne sömürgeleri vardı ne de yüzyıllar bekleyecek zamanı. Halkın sırtından,
bir kaç kuşağı daha yoksul tutma pahasına bir kalkınma ise, Kemalizmin halkçılık özüne aykırıydı.
Buna karşın, 1923-1930 döneminde, kalkınma için gerekli yatırımları yapması özel girişimlerden beklendi. Bir yandan öden-
mesi gereken Osmanlı borçları , öte yandan Lozan Antlaşması’na bağlı Ticaret Sözleşmesi’nin bazı hükümleri, devletin ekonomik
yaşama kapsamlı bir biçimde karışmasını engelliyordu. Ama bu işlevi yerine getirmeye özel kişilerin neyeterli parası ne yeterli
deneyimi ne de yeterli teknik bilgisi vardı. Dünyayı sarsan 1929 ekonomik bunalımı ise, liberal ekonomi politikalarının tam bir
başarısızlığını vurguluyordu. İşte Kemalizm, ülkeyi kalkındırmak, halkı çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için devletçilik
ilkesini, bu sürecin sonunda benimsedi.