Anasayfa Kemalizm Tarihi Mekanlar Kültür Fotoğraf İletişim Blog www.kukrer.net
© www.kukrer.net 2012
    Turhan Feyzioğlu “Büyük bir savaşın, ulus adına bir parlemento tarafından yönetilip yürütülmesi, dünya tarihi açısından da üzerinde değer bir olaydır.” derken haklıdır. İsmet İnönü de bu konuda şöyle demektedir : “Ulusal mücadelenin bir meclis kurularak onunla beraber yürütülmesi son derece güç fakat olağanüstü isabetli bir karar olmuştur.”     Kemalist halkçılık, toplumuın en yoksul ve en eğitimsiz kesimini güçlendirmek, toplumsal dayanışmayı sağlamak istiyordu. 1920’lerin Anadolusunda, Batı’dakinin benzeri aristokrasi ve burjuvazi gibiayrıcalıklı sınıfların varlığını öne sürmek zordu. Öyleyse yeni ayrıcalıklar yaratılmamalı, yasalar önünde tam bir eşitlik sağlanmalıydı. Toplumda ne bir bireyin, ne bir ailenin, ne bir zümrenin ne de bir sınıfın egemenliği olmamalıydı. Atatürk’ün adının başına “Halk” sözcüğünü koyduğu partisinin programı, Kemalizmin halkçılık anlayışını somutlaştırı: “Bizim için insanlar yasa önünde tamamen eşit muamele görmek zorundadır. Sınıf, aile, fert arasında bir ayrım yapılamaz. Biz, Türkiye halkını çeşitli sınıflardan oluşan bir bütün olarak değil, sosyal yaşamıon gereksinimlerine göre çeşitli mesleklere sahip olan bir toplum olarak görmekteyiz.” Kadın-erkek eşitliğindeni tüm yurttaşların devlet organları önünde eşit muamele görmesi için alınan tüm önlemler, hep bu anlayışın doğal bir uzantısıydı. Faşizmin tersine, halk devlet için yoktu, devlet halk için vardı.     Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş döneminde girişilen reformlar, hep devleti krtarmak amacına dönüktü. Oysa Mustafa Kemal, halka güç kazandırmadan, halka dayanıp onun yaratıcı gücünden yararlanmadan çağdaş bir topluma ulaşılamayacağının bilincindey- di. 1922 yılında Meclis’te yaptığı konulşmada şunları söylüyordu:     “Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür...Diyebilirim ki, bugünkü yıkım ve yoksulluğun biricik nedeni bu gerçeğin gafili bulunmuş oolmamızdır. Gerçekten, yedi yüz yıldan beri dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek kanlarını akıttığımız, kemiklerini el topraklarında bıraktığımız ve yedi yüz yıldan beri emeklerini ellerinden alıp savurduğumuz ve buna karşılık her zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı iyilik bilmezlik, küstahlık, zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimi,z bu soylu sahibin önünde büyük bir utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım.”    Mustafa Kemal, yine Kurtuluş Şavaşı yıllarında Meclis önünde yaptığı bir konuşmada halkçılığın toplumsal-ekonomik içeriğini şöyle açıklıyordu:    “Toplumsal uğraş yönünden düşündüğümüz zaman, biz yaşamını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan kimseleriz, zavallı bir halkız! Bundan ötürü her birimizin hakkı vardır. Yetkisi vardır. Fakat çalışmakla bir hakkı elde ederiz. Yoksa arka üstü yatmak ve yaşamını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen kişilerin bizim toplumumuz içerisinde yeri yoktur. O halde söyleyiniz baylar! Halkçılık toplumsal düzeniniemeğine, hukukuna dayatmak isteyen bir toplumsal öğretidir.”    Bugün solun temel ilkelerinden olan “emek en yüce değerdir” özdeyişini, Atatürk’ün yukarıdaki düşüncelerinden soyutlamak olanağı  var mıdır?    Kemalizmin seçkinciliğe karşı olduğu ve halkçılık ilkesinde hareketle gerçekleştirilen birçok atılımın, Osmanlı geleneğinin ürünü olan seçkin-halk ikilemini aşmaya yönelik bulunduğu açıktır. Bu ikilemin en belirgin olarak görüldüğü alan ise kültürdü. Ve öncelikle kültürün temeli olan dildi. Halkın dili Yunus Emre’nin dili idi ve yüzyıllar boyu arılığını korumuştu. Oysa seçkinin dili Arapça ve Frasça yüklüydü. Yazılı dilede yabancı sözcük oranı yüzde 70’lere varıyordu. Seçkin kültürünün halktan bu ölçüde kopuk oluşu, kültür alanındaki kısırlaştırmanın ana nedenlerindedi.
Devamı için