Anasayfa Kemalizm Tarihi Mekanlar Kültür Fotoğraf İletişim Blog www.kukrer.net
© www.kukrer.net 2012
Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin amacı, bütün milliyetlerin üzerinde, hepsini kapsayan bir ümmet siyaseti idi.”       Peki bir ulus olmak neden bu kadar önemliydi?       Çünkü çağdaş toplum olabilmenin ilk koşolu, uluslaşma aşamasını geride bırakmaktı. Üstelik ulus olma, aynı zamanda demokrasiye geçebilmenin de bir ön koşulu idi. Aşiret, boy, kabile aşamasını geride bırakmadan çağdaşlaşabilmek, demokratik bir toplum oluşturmak olanaksızdı. Kemalist ulusçuluk üzerine incalama yapmış olan Baskın Oran, vardığı sonucu şöyle özetliyor: “Atatürk milliyetçiliği kendi bölgesinde olduğu kadar, bütün dünyaya örnek olabilecek birtakım üstün nitelik örnekleri vermiştir...Birincisi, Avrupa’nın ırkçı rejimlerden çok etkilendiği bir dönemde Atatrük milliyetçiliği kesinlikle ırkçı olmamıştır. İkincisi, Atatürk milliyetçiliği, yayılmacı bir milliyetçilik değildir.  Kurtuluş Savaşı içinde amaçladığı sınırların ötesinde bir toprak istemi olmamıştır. Buna bağlı olarak, tam anlamıyla barışçı olmuştur. Atatürk milliyetçiliğinin barışçı politikasının bir uygulaması olan İkinci Dünyta Savaşı dışında kalış, kimbilir kaç kuşak Türk genci için paha biçilmeyecek bir nimet olmuştur.” (bkz. Ahmet Taner Kışlalı, Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, syf. 43-48,İmge Kitabevi,8. Baskı,2007) Kemalizm ve Halkçılık     Atatürk başlangıçta halkçılığı şöyle tanımlıyordu:”Bugünkü varlığımızın asıl niteliği milletin genel eğilimlerini ispat etmiştir. O da halkçılıktır, halk hükümetidir, hükümetlerin halkın eline geçmesidir.” Geçen zaman içinde bu ilkeninde içeriği değişti ve Halk Partisi’nin programlarında üç öğeyi içermeye başladı: Siyasal demokrasi, yasalar önünde eşitlik, sınıf çalışmalarının kabul edilememesi ve toplumun dayanışma içinde gelişmesi.     Halkçılık, hangi gereksinmeyi ya da gereksinmeleri karşılamak için gündemem gelmiştir? Örneğin ulusçuluğun içerdiği ulus egemen- liği düşüncesi neden yeterli görülmemiştir? Bu ikinci sorunun yanıtını Fransız Devrimi’nde bulabiliriz. Fransız Devrimi başlangıçta kişi egemenliğinin yerine ulus egemenliğini geçirmiş, ama bu, ulusu oluşturan bireylerin o egemenliğin kullanımına katılması anlamına gelmemişti. O hak, sadece belirli düzeyde vergi verenlere, yani varlıklılara tanınmıştı. Başka bir deyişle, ulus egemenliği halkın egemenliği anlamına gelmemiş, ulusun içinde ayrıcalıklı bir kesimin egemenliği olmuştu. Örneğin Fransız işçisi, oy hakkını elde edebil- mek için 59 yıl beklemek ve çok kan dökmek zorunda kalmıştı.     Oysa Mustafa Kemal’in önderliğinde gelişen ideoloji, sadece uluslar arasında değil, ulusları oluışturan toplum kesimleri ve bireyler arasında da eşitliğe inanıyordu. Osmanlıda çok belirgin olan “seçkin-halk” ikilemini gidermeye, en azından azaltmaya yönelikti. Halkçılık ilkesi, işte bu gerekesinmelrin ürünü olarak Kemalizm içindeki yerini almıştır. Ve zaman zaman da demokrasi ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Kurtuluş Şavaşı yürütülürken henüz Cumhuriyet ilan edilmemişti. Ortada henüz gerçek anlamıyla ulus da yoktu. Ama her konuda hesap soran, kıyasıya eleştiren bir Meclis vardı.  
Devamı için