© www.kukrer.net 2012
Kemalist ulusçuluğun içe yönelik hedefi ise, çağdaş bir ulus yaratmaktı. Elbetteki Atatürk’ün insanlar arasında renk, din ve soy farkı
gözetmemek gerektiğine olan inancı, O’nun ulus anlayışına da yansıyacaktı. O anlayışta ne ırka yer vardı, ne de dine. Bir ulusu
var eden temel öğeler olarak; ortak geçmiş, ortak dil (ana dil değil) ve ortak kültür sayılıyordu. Ve böyle bir anlayış, sadece ulusların
doğuş sürecindeki tarihsel gerçeklere uymakla kalmıyor; aynı zamanda Anadolu gerçeğine de uygun düşüyordu.
Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türklerin sayısı, o tarihteki Anadolu nüfusunun sadece yüzde 10’u kadardı. Sultan
Orhan’dan sonra, Osmanlı padişahlarının çoğu yabancı kadınlarla evlenmişlerdi; tahta geçenlerinin çoğunun anneleri Türk değildi.
Anadolu insanıbin yıl boyunca öylesine karşmıştı ki, kimin safkan hangi kökenden olduğunu belirlemek olanağı kalmamıştı. Ve zaten
böyle bir belirlemenin de hiç bir anlamı yoktu.
Bugün Iraklı da Arap’tır, Cezayirli de. Yani ikisi de aynı “ırk” tandır. Ama aynı ulustan değildir. Çünkü bir ulusu ulus yapan
dayanışma duygusuna, benzer biçimde duyup düşünüp davranmak alışkanlığına sahip değildir. Ama Cezayirli Berberi ile Cezayirli
Arap aynı ulustandır.
Atatürk, Anadolu’nun geçmiş bütün kültürlerine, Türk ulusunun ortak mirası olarak sahip çıkarken; aynı zamanda Anadolu’da
yaşayan herkesin, bu ulusun asıl üyesi olduğunu da vurgulamış oluyordu. Atatürk’ün ulus anlayışına ne ırk ne de din öğesini katma-
sının doğruluğunu, Bosna faciasını yaşarken bir kez daha anlıyoruz. Müslüman Boşnakları acımasızca öldüren, kadınlarının kızları-
nın ırzına geçen, evlerini eşyalarını yağmalayıp yakan Sırplar başka bir “ırk” tan mıdır? Boşnak ta, Sırp da Slav kökenli değil midir?
İkisi de aynı dili konuşmamakta mıdır?
Bosna ve Kuzey İrlanda örneklerinde de görülüyor ki; ırk birliği bir ulusun oluşmasına nasıl ki yetmiyorsa, din ya da mezhep
ayrımının öne çıkarılması da, bir ulusun ortaya çıkmasını engelleyebilmektedir. Oysa Ziya Gökalp bile, Batı’nın tekniğini, İslam’ın
dinini, Türk’ün kültürünü bir araya getirerek bir ulus yaratmak düşüncesindeydi. Atatürk ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı
bir konuşmada, Türk, Kürt, Laz, Çerkez birlikte bir bütün oluşturduğunu vurgulamıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında hep Türkiye milleti
deyimini kullanmıştır. Daha sonraları, karmaşık bir etnik yapıdan kendine güvenen çağdaş bir ulus yaratmak için çaba gösterdiğinde
de, örneğin “Ne mutlu Türk olana” dememiş, “Ne mutlu Türk’üm diyene” demiştir. Onun için Türk, Anadolu toprakları üzerinde
yaşayan, kederde, kıvançta dayanışma içinde olan insanların ortak adıdır. 1935 yılındaki resmi, tanımlamaya göre de “ulus dil,
kültür, ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütündür.”
Atatürk kendi, el yazısı ile kaleme aldığı “Medeni Bilgiler” kitabında, Türk ulusunu şöyle tanımlıyordu: “Türkiye Cumhuriyeti’ni
kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” 1924 Anayasasının 88. maddesi de, aynı anlayışı farklı bir anlatımla somutlaştırır:
“Türkiye halkına, din ve ırk ayırt edilmeksizin, vatandaşlık bakımından Türk denir.”
Gözden uzak tutulması gereken bir nokta da, Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” özdeyişini tarihe geçirdiği ortamdır. Bu söz,
Avrupa’da ve giderek dünyada ırkçılığın yükseldiği bir dönemde söylenmişti. Azımsanmayacak sayıda Türk aydını da bu ırkçılığın
etkisi altındaydı. “Ne mutlu bana ki Türk yaratıldım” diye şiirler yazan, Refet Işıtman gibi milletvekilleri vardı. Mehmet Emin
Yurdakul’un “Dinim, ırkım uludur” dizesi dillerdeydi. Ve Atatürk, “Ne mutlu Türküm diyene” derken, aynı zamanda ırkçı yaklaşımların
önüne de bir set çıkmiş oluyordu.
Atatürk ulus kavramına din öğesini dahil etmemesini ise şöyle savunuyordu: “Türkler İslam dinini kabul etmeden de büyük bir
millet isi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin