© www.kukrer.net 2012
Ulusalcı devlet, aynı zamanda yüz yüze ilişkilerin önemini yitirdiği bir çerçeveydi. Kurumsal ilişkiler içinde, bireyin kendisini yalnız ve güçsüz
hissetmesi, dayanışma duygusuna ve manevi dayanağa olan gereksinimi arttırdı. İşte, yurtseverliği giderek milliyetçiliğe dönüştüren
bu ortamdır. Ulusçuluk, aynı topraklar üzerinde benze koşulları paylaşan insanların, dışa karşı korunma ve dayanışma gereksinmelerini
karşılayan bir ideolojidir ve giderek egemenlik ulusundur ilkesini gündeme getirmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çokuluslu yapısı içinde Türk milliyetçiliğinin çok geç gelişmesinin sebebi, derebeylikten ulusal devlete geçme
konusunda bir istek ve bir bağımsızlık savaşına gereksinimin olmamasıydı. Üstelik imparatorluğun dağılmasını önlemek için, etnik
kökenlere öenm vermemeye, özellikle de Türk öğesini vurgulamamaya özen gösterilmekteydi. İmparatorluk halklarının çoğunluğunu
Müslümanlar oluşturduğu için; “millet” değil, inananların birliğini vurgulayan “ümmet” ülküsü ön plana çıkarılıyordu.
Süleyman Nazif gibi bir Osmanlı aydını bile şöyle demiştir:
“Önce Müslüman, sonra Osmanlı, sonra Türküm.” Kız kardeşini Türk olamayan bir müslümana verebileceğini, ama Müslüman olmayan
bir Türk’e vermeyeceğini söylemiştir.
Batı Avrupa’da toplumsal-ekonomik gelişmeler sonucu önce ulus olgusu doğmuş, sonra o ulusa uygun bir ulusal devletin yaratılması
açısından, ulusçu ideoloji bir işlev görmüştür. Türkiye’de ise durum tersine olmuştur. Önce geleneksel kurumların yıkıntıları üzerinde
yeni bir devlet kuruldu; sonra bu devlet ulusu yaratmaya çalıştı. Bu durum geri kalmış ülkeler açısından her zaman hemen hemen aynı
olmuştur.
Eski Türklerde oldukça gelişmiş bir ulusal bilinç bulunduğuna dair sekizinci yüzyıldan kalma Orhun Anıtları’nda kanıtlar bulunmuştur.
Arı bir Türkçe ile yazılmış bu anıtlarda, bütün Türkleri birleştirmek gibi bir ülkü yansıtılmaktadır. Oysa aynı tarihlerde Avrupa’da yaşayan
toplumlarda, ne böyle gelişmiş bir arı dil, ne de bu düzeyde bir ulusal bilinç vardı.
Türklerde “ulus bilinci”nin gerilemesinin 1453’lerde yani İstanbul’un fethinden başladığını söylemek yanlış olmaz. Artık çokuluslu bir
yapı içinde devşirme sistemi egemen olacak, Türk öğesi bilinçli bir çaba ile geri plana itilecekti. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu içinde,
sadece Türkler iktidarı denetleyip sınırlayabilecek durumdaydılar. Fatih’ten başlayarak, iki yüzyılı aşkın bir süre, doğuştan Türk olan
hemen hiçbir kimse sadrazamlığa getirilmedi.
Yusuf Akçora, 1911 yılında şu satırları yazmıştır: “Vatan ve millet idealini biz mekyeplerimizden değil, tesadüfen elimize geçen
ecnebi kitaplardan, yahut etrafımızda, içimizde yaşayan yabancı milletlerin faaliyetlerinden öğrendik.” Gerçekten de, Türk
milliyetçiliğibir iç gelişmeden çok dış etkenlerin sonucu filizlenmiştir.
Kırım ve Kazan Türkleri başta olmak üzere, Çarlık Rusya’sında yaşayan Türk topluluklarında ulus bilinci Osmanlı Türkleri’ndan
önce gelişti. Bunda, özellikle Çar 3. Aleksander ile başlayan milliyetçi baskıların önemli rolü vardı. Rum ve Ortodokslar dışındaki ulus ve
dinlere hoşgörü gösterilmemesi, bu ülkede yaşayan Türkleri milliyetçi tepkilere itmekte gecikmedi.
Kırımlı İsmail Gaspralı, 1883’te çıkardığı Tercüman gazetesinde, Türk ulusunun kendi dilini koruyarak Batılılaşması gerektiğini
savunuyordu. Türk dilinin, Arapça, Farsça ve diğer yabancı dillerden arındırılması gerekiyordu. Türk kadınına özgürlük ve erkeklerle
eşit haklar verilmesi de Gaspralı’nın hedefleri arasındaydı. Bir Azeri Türkü olan Hüseyinzade Ali Bey’de, Türk milliyetçiliğinin doğuşunda
önemli yeri olan isimlerdendir ve Ziya Gökalp’i çok etkilemiştir.
Türk ulusçuluğunun gelişmesinde ikinci önemlşi etkiyi Rumeli’nin kaybı yapmıştır. Evlerini, topraklarının terk ederek anayurda
gelmek zorunda kalan Rumelil Türkler, kendilerine yapılan eziyeti dile getirerek, milliyetçi duyguların doğmasına
katkı yapmışlardır.